Uluslararası Çevre Düzenlemeleri Karşısında Türk Lojistik Sektörü
Değerli Lojistik Dostları,
Konuyla yakinen ilgili olanların bildiği üzere günümüz iş dünyasında, şirketler sürdürülebilir uygulamaların önemini giderek daha fazla fark etmekle birlikte, sürdürülebilirlikle ilgili uygulamalar gönüllülük temelinden zorunluluk formuna doğru dönüşmektedir. Bu noktada, sürdürülebilirliğin üç önemli bileşeninden birisi olan çevresel sürdürülebilirlik alanında yakın geçmişin günah keçisi olan lojistik ve taşımacılık sektörünün üyelerinin gerek kendileri gerek hizmet verdikleri sektörler gerekse ulusal ekonomilerinin rekabet avantajını koruması ya da geliştirmesi adına daha dikkatle davranması gereken bir dönemin içine girmiş bulunuyoruz.
Yeşil lojistiğin günümüzde önem kazanmasının arkasında bir dizi ekonomik, toplumsal, teknolojik, çevresel ile politik ve yasal gerekçe bulunmaktadır. Yeşil dönüşümün gerekliliğini ortaya koyan bu gerekçelere cevap veren faktörlerin stratejik bir şekilde uygulamaya konulması, farklı sektörlerdeki işletmeler gibi lojistik işletmelerinin de yeşil dönüşüm yoluyla dayanıklı ve rekabet avantajına sahip kurumlar haline gelmesi fırsatı sunmakta olup bu strateji ve uygulamaların dışında kalmak ise rekabet avantajı kaybetme tehdidini Demokles’in kılıcı gibi başımızın üstünde sallamaktadır.
Detaylarına yazımızda yer vermediğimiz bu faktörler arasında bulunan politik baskı faktörlerinin en üst düzey tetikleyicisi hiç şüphesiz ki Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’dir. Bu sözleşme uzun dönemli hedef olarak ortalama küresel sıcaklık artışının sanayileşme öncesi döneme göre 2°C altında tutulması, ilave olarak ise bu artışın 1,5°C’nin altında tutulmasına yönelik küresel çabaların sürdürülmesini ele almaktadır. Diğer öncelikli bir hedef ise iklim değişikliğinin olumsuz etkilerine karşı uyum kabiliyetinin ve iklim direncinin arttırılması yoluyla düşük sera gazı emisyonlu kalkınmanın temin edilmesi ve bunlar gerçekleştirilirken, gıda üretiminin zarar görmemesidir. Ayrıca, düşük emisyonlu ve iklim dirençli kalkınma yolunda finans akışının istikrarlı hale getirilmesi de temel hedeflerden biri olarak sözleşmede yer almaktadır. Sözleşme bu öncelikli hedefler bağlamında küresel ortalama yüzey sıcaklığındaki artışı 2 derece ile sınırlandırmayı, mümkünse 1.5 derecenin altında tutmayı ve bunu da ülkelerin ortak hareket etmeleri yoluyla elde etmeyi amaçlamaktadır.
Küresel çerçevedeki bu anlaşmayı bir politika belgesi haline getiren ilk organizasyon ise bilindiği üzere Avrupa Birliği’dir (AB). Yeşil Mutabakat başlıklı bu politika belgesi AB tarafından 2019 yılında başlatılan ve iklim değişikliği ile çevresel bozulmayı önlemek amacıyla oluşturulan kapsamlı bir stratejiyi içermektedir. Bu stratejik plan, AB ekonomisini sürdürülebilir kılmayı ve 2050 yılına kadar Avrupa’yı ilk karbon nötr kıta haline getirmeyi hedeflemektedir. AB bu hedefe yönelerek iklim değişikliğiyle mücadele yoluyla uzun vadede daha sürdürülebilir, sağlıklı ve adil bir dünyaya için gerekli adımların atılmasında küresel bir lider olarak rolünü pekiştirmek de istemektedir. Dolayısıyla Yeşil Mutabakat, sadece çevresel bir eylem planı olmayıp, ekonomik büyümeyi, kaynak kullanımını ve çevresel sürdürülebilirliği dengeleyen bir dizi politika ve düzenlemeyi içermektedir.
AB Yeşil Mutabakatının hedefleri 2050 yılına kadar net sıfır sera gazı emisyonuna ulaşarak karbon nötr bir kıta olmak, bugüne kadar yürütülen çevreyi önemsemeyen politikalar neticesinde ortaya çıkan ve çeşitli olumsuz doğa olaylarıyla etkilerini artık doğrudan hissetmeye başlamamıza dayanarak ekonomik büyümeyi çevresel sürdürülebilirlikle uyumlu hale getirmek, geleceği düşünerek kaynak kullanımını optimize etmek ve atıkları azaltmak, bununla paralel olarak ekosistemlerin ve biyolojik çeşitliliğin korunması, hava, su ve toprak kirliliğinin azaltılması ve yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımını artırmak ve fosil yakıtlardan uzaklaşmak olarak sıralanmaktadır. Ancak AB bu kapsamda 2030 yılında otomobil kaynaklı emisyonun %55, kapalı kasa araç kaynaklı emisyonunun ise %50 oranında azaltılması, 2035'de ise yeni otomobillerden kaynaklı emisyon oranının sıfırlanması gibi oldukça iddialı hedefler önermektedir ki elbette bunların farklı sektör ve ülkeler için mali karşılığı bulunmaktadır.
Sınırda Karbon Düzenlemesi (Carbon Border Adjustment Mechanism - CBAM) ise AB tarafından karbon emisyonlarını azaltarak iklim değişikliği ile mücadele hedefleri doğrultusunda tasarlanan, AB'ye ithal edilen ürünlerin karbon içeriklerine göre ek maliyetler getirmeyi amaçlayan bir düzenleme mekanizmasıdır. Bu düzenleme, AB'nin karbon fiyatlandırma sistemine (Emisyon Ticaret Sistemi - ETS) entegre edilmiş olup AB'nin sınırları dışında üretilen özellikle yüksek karbon emisyonuna sahip sektörlerin ürünlerine ait rekabet avantajını dengelemeyi hedefler. Bu çerçevede ilk öncelik olarak demir – çelik, alüminyum, çimento, gübre ile elektrik ve hidrojen sektörlerini hedefine almıştır. Bu sektörler arasında yer alan demir – çelik ve alüminyum sektörlerinin ve ilişkili ürünlerin Türkiye’nin AB’ye olan ihracatında ilk sıralarda yer aldığını okuyucuların dikkatine sunarım.
Ancak CBAM'ın doğrudan kapsamadığı sektörler bile, düzenlemenin ekonomik ve ticari etkilerinden çeşitli yollarla etkilenebilir. Dolayısıyla CBAM kapsamında doğrudan dikkate alınmayan lojistik sektörü, ilgili sektörlerin hizmet sağlayıcısı olarak yine de dolaylı olarak bu düzenlemeden etkilenecektir. Pazara yakınlığı ve üretim altyapısı nedeniyle AB’nin önemli ticari paydaşları arasında yer alan Türkiye’nin CBAM kapsamına giren ürünlerine lojistik hizmeti sunmakta olan Türk lojistik sektörünün bu düzenleme nedeniyle yakın gelecekte karşı karşıya kalacağı muhtemel etkiler aşağıda kısaca özetlenmiştir:
• CBAM kapsamında yüksek karbon emisyonuna sahip ürünlerin maliyetlerinin artması beklenmektedir. Bu maliyet artışları, Türk ihracatçılarının lojistik maliyetlerini de dolaylı olarak artırabilir. Örneğin, enerji yoğun ürünlerin taşınması daha maliyetli hale gelecek ve bu da lojistik hizmetlerine yansıyacaktır.
• Türk şirketleri, AB pazarına ihraç ettikleri ürünlerin karbon ayak izini azaltmak amacıyla tedarik zincirlerinde değişiklikler yapabilir. Bu değişiklikler, lojistik sektöründe yeni taşıma rotalarının ve yöntemlerinin benimsenmesini gerektirebilir. Ayrıca, daha sürdürülebilir lojistik çözümlerine olan talep artabilir.
• Lojistik şirketleri, taşıdıkları malların karbon ayak izini daha yakından takip etmek ve raporlamak zorunda kalabilir. Bu durum, lojistik firmalarının operasyonel süreçlerinde yenilikler ve iyileştirmeler yapmasını gerektirebilir. Bu tür izleme ve raporlama sistemlerinin kurulması, başlangıçta maliyetli olabilir.
• Çevre dostu ve düşük karbon salınımı yapan lojistik firmaları, bu yeni düzenlemelerden rekabet avantajı elde edebilir. AB pazarına ihracat yapan Türk firmaları, karbon ayak izini düşük tutmak için çevreci lojistik çözümler sunan şirketleri tercih edebilir. Bu durum, lojistik sektöründe yeşil teknolojilere ve yenilikçi çözümlere yatırım yapan firmaların pazar payını artırabilir.
• Türk hükümeti ve lojistik sektörü, AB'nin karbon düzenlemelerine uyum sağlamak amacıyla yeni mevzuatlar ve politikalar geliştirebilir. Bu tür düzenlemeler, sektördeki firmaların operasyonel süreçlerini ve iş modellerini yeniden gözden geçirmelerini gerektirebilir.
Sonuç olarak, Türk lojistik sektörü CBAM'dan dolaylı da olsa etkilenecek ve bu etki, maliyet artışları, tedarik zinciri değişiklikleri, karbon ayak izi takibi, rekabet avantajı ve mevzuat uyumu gibi alanlarda kendini gösterecektir. Bu sürece uyum sağlamak için sektördeki firmaların zaman kaybetmeksizin sürdürülebilirlikle ilgili faktörleri dikkate alan stratejik planlamalar yapması, çevreci ve dijital temelli çözümlere yatırım yapması büyük önem arz etmektedir.
Sürdürülebilir bir gelecekte sürdürülebilir bir lojistik umuduyla,
Dostçakalın.
*Bu yazı ilk olarak Argemonia dergisinin 2024(29) sayısında yayımlanmıştır.
Yorumlar
Yorum Gönder