Türkiye'nin Pandemi Sonrasında Lojistik Merkez (Hub) Olma Potansiyeli
Pandemiyle Kırılan Tedarik Zincirleri
Bizzat şahit olduğumuz üzere Çin'in Hubei eyaleti Wuhan şehrinde 23 Ocak 2020’de başlayan Kovid-19 salgını tüm dünyayı yüzyıldır görülmemiş bir insani felaketin eşiğine sürükledi. Alınan her türlü önlem, yoğun tedavi süreçleri ve kullanıma sunulan aşılara rağmen virüs bugüne kadar dünya üzerinde 400 milyon kişiye bulaştı ve 5 milyon 800 bine yakın insanın hayatının kaybetmesine neden oldu.
Krizin ilk günlerinde daha kendimizi insani boyuttaki şoka alıştıramadan küresel çapta ekonomik ekosistemi nasıl etkilediğini bazı ürünlerde market raflarının boşalmasıyla bizzat deneyimlemiştik. Diğer taraftan salgının çıkış noktasının (1) küresel ihracatın yaklaşık %13’ünü karşılayan, (2) son dönemlerin düşük maliyetli üretim üssü haline gelen ve özellikle (3) elektrik, elektronik ve dijital teknoloji alanında diğer sektörlerdeki birçok ürün ve sistemin zorunlu girdisi olarak kullanılan irili ufaklı birçok ara mamul ve bileşen üreticisine de ev sahipliği yapan Çin olması ve (4) ivedilikle alınan sağlık önlemlerinin hem üretim hem de taşımacılık faaliyetlerini kesintiye uğratması sağlık sektörü de dahil olmak üzere bir çok sektörde küresel tedarik zincirleri dahilindeki üretim ve dağıtım çabalarını önemli ölçüde sekteye uğratmıştır.
Henüz krizin başlarında 11 Mart 2020 tarihinde Fortune dergisinde yayınlanan bir makalede ABD merkezli Tedarik Yönetimi Enstitüsü’nün (Institute of Supply Management) yayınladığı bir rapora yer verilerek Enstitü üyesi firmaların %75’inin pandemiyle ilişkili taşımacılık kısıtlamaları nedeniyle tedarik ve kapasite problemleri yaşamakta oldukları bildirilmişti. Aradan geçen iki yıldan sonra krizin tedarik zincirleri ve dağıtım kanallarının ötesinde küresel ekonomik sistemi önemli ölçüde negatif yönde etkilediği artık açıkça görülmeye başlamıştır.
Ancak her krizin içinde hem tehdit
hem de fırsat barındığı bilinmektedir. Özellikle Türkiye adına söz konusu krizin
tehditlerini kolay bir şekilde bertaraf ederek fırsatlarından çok başarılı bir
şekilde istifade ettiğimiz yaygın bir kanaat haline gelmiştir. Şüphesiz tedarik
zincirlerinin merkezi (hub) olmak sadece
jeostratejik öneme sahip konumumuz gereği ulaştırma faaliyetlerinin kesişim
noktasında olmanın getirdiği doğrudan ve transit taşımacılık faaliyetleriyle
açıklanamaz. Bu noktada ülkemizde sanayi üretiminin büyük ölçüde ithal girdiye
bağlı olarak yapıldığı değerlendirildiğinde öncelikle dış ticarete bağlı mal
hareketlerinin incelenmesi bizlere önemli bilgiler sunacaktır. Ancak bir merkez
olduğumuz inanışın doğruluğunu değerlendirmek için öncelikle gelin krizin hemen
öncesine doğru bir yolculuk yapalım.
Hatırlarsanız, ABD ve Çin
arasında ortaya çıkan adı konulmamış ticaret savaşın etkileri tam olarak
anlaşılamadan baş gösteren Kovid-19 salgını ve petrol fiyatlarındaki ani düşüş
uluslararası ticareti derinden etkilemeye başlamıştı. Dolayısıyla Çin her türlü
gayretine rağmen Avrupa pazarına daha hızlı erişmek maksadıyla yürürlüğe
koyduğu OBOR (one belt, one road) projesinden beklenen hasılayı halen elde edememiş
ve meşhur tarihi İpekyolu’na arzulanan canlılığı kazandıramamıştı. Bu durum (1) zengin pazarlara mesafe anlamında yakınlığı, (2) yakın çevrede üretim (near-shoring) ve/veya uzakta
üretim (off-shoring) kapsamındaki ülkelerden birisi olması ve (3) resmi verilere göre krizin başlarında salgından sınırlı
oranda etkilenen bir ülke olması nedeniyle Türkiye’ye birçok fırsat sunmaktaydı.
Hatta bu konuda yapılan araştırmalar Türkiye’yi, pandemi nedeniyle Çin ekonomisinde
oluşacak daralmadan olumlu olarak etkilenecek ülkeler arasında sayılmıştı.
Üstelik (4) salgının başladığı dönemlerde
küresel petrol fiyatlarında görülen düşüş Avrupa pazarına yönelik taşımalarımız
açısından büyük bir maliyet avantaj sağlamaktaydı ve (5)
çeşitli sektörlerde kuvvetli sanayi yatırımlarımız ve (6)
yetişmiş dinamik bir iş gücümüz bulunmaktaydı. Yani tamamen bilimsel verilere
dayanmamakla birlikte çevresel etki değerlendirmesinde Türkiye için fırsatlarla
dolu bir dönem öngörülmekteydi.
Rakamlar ne söylüyor
2019 yılı rakamlarına
baktığımızda ihracatımızın yaklaşık yarısını (%50,5) ülkeler sıralamasındaki ilk
on bir ülkeye yaptığımız görülmektedir. ABD hariç ilk 20 ülkeye baktığımızda
ise Orta Doğu, Kuzey Afrika ve Avrupa ülkeleri gibi genellikle karayolu ya da
inter-modal erişim sağlayabildiğimiz ülkeler olduğu ve ihracatımızın yaklaşık
%64’ünü kapsadığı görülmektedir. Bu noktada şayet Türkiye kriz döneminde Çin
kaynaklı tedarik zincirlerinde ortaya çıkan kesintilerden üretim, dinamik ve
deneyimli işgücü ve pazara erişimdeki lojistik avantajı ile istifade etmişse özellikle
yakın çevremize ve Avrupa ülkelerine olan ihracatımızın artmış olması beklenir.
Bu noktada 2020 yılında ihracat rakamlarımızın 2019 yılına göre azalma
göstermesi ve 2021 sonu itibariyle tekrar artması nedeniyle sadece ihracat
rakamlarının doğrudan artışının yanı sıra ilgili ülkenin ihracatımızdaki payının
da artması beklenmektedir. Bu açıdan baktığımızda 2021 yılı sonu itibariyle ihracat
rakamlarımız genel olarak artış göstermekle birlikte bu öngörünün
gerçekleşmediğini görmekteyiz. Üstelik Almanya, Birleşik Krallık, İtalya, Irak
gibi öncelikli ihracat pazarlarımızın toplam ihracatımız içindeki payının da azaldığını
görmekteyiz. Ayrıca Romanya, Polonya ve Romanya gibi Avro bölgesi dışında
olmaları nedeniyle kur avantajı sağlayan bölgelerin de ihracatımız içindeki
payının artış göstermediği görülmektedir.
Bu noktada en önemli pazarımız
olan AB’nden ayrılması ve serbest ticaret anlaşması imzalamış olmamızla özel
bir konuma sahip olan BK için ayrı bir başlık açmak faydalı olacaktır. Bilindiği
üzere BK, kuzeyde bir ada ülkesi olması nedeniyle sebzelerinin %50’sinden
fazlasını meyvelerinin ise yaklaşık %95’ini ithal etmektedir. Resmi rakamlara
göre halen ülkenin tarım alandaki ithalatının ancak %2’si, yatak, koltuk ve
benzeri mobilyalar, halı ve benzerleri ile tekstil ürünleri, ayakkabı ve
saraciye kalemlerinin toplamındaki ithalatının %3’ü ve yağlı tohumlar ve
benzeri ticaret kalemindeki ithalatının ise sadece binde 2’si ülkemiz
tarafından karşılanmaktadır.
Dolayısıyla rakamlar, kıta
Avrupa’sında olduğu gibi BK pazarlarındaki fırsatlardan da ülke olarak
yararlanamadığımızı söylemektedir. Oysaki yukarıda ele alınan ürün gruplarının çoğunlukla
ithal girdiye ihtiyaç duymaması ve bir şekilde toprağa bağımlı olması nedeniyle
ülkemiz tarım ve hayvancılık sektöründe etkin ve verimli olarak
kullanamadığımız potansiyelimize de canlılık getirme ihtimali bulunmaktaydı. Üstelik
tarım ve hayvancılık sektörü çıktılarının birçok sanayi konulunun girdisi
olması ve her ne kadar yüksek katma değerli ürünler olmasalar da ticaret
hacmini ve mal akışını artırarak ülkemizi bir tedarik zinciri merkezi yapmak
açısından da katkılar sunabilirdi.
Tüm bu bulgu ve yorumlar ışığında
Türkiye’nin pandemi döneminde Çin kaynaklı başlayıp devasa Ever Given gemisinin
Süveyş Kanalını tıkaması, ABD ve BK’taki şoför eksikliği problemleri ve ABD
limanlarında yaşanan tıkanıkla doruk noktaya ulaşan uluslararası tedarik
zinciri problemlerinin ortaya çıkardığı fırsatlardan coğrafyasının sağladığı
jeostratejik avantajı bir güç unsuru olarak kullanarak istifade edemediğini
görmekteyiz. Dolayısıyla tedarik zincirleri açısından bir stratejik merkez
olduğumuzu söylemek pek de mümkün görünmemektedir.
Mevcut şartlar altında dışa açık
ekonomi modelini benimsemiş bir ülke olarak, gerek üretim gerekse ticaret bağlantılı
mal hareketlerinin yoğunlukla yapıldığı bir ülke olmanın yani bir tedarik
zinciri merkezi olmanın getireceği büyük ekonomik değer konusunda herkes hem
fikir olduğunu göre bundan sonra neler yapılabileceğini kısaca ele alabiliriz:
Üretim ve Ticaret
Üretimin tedarik zinciri merkezi
olmak hedefindeki önemini dikkate alarak, yaşanan ekonomik çalkantının
sektörlerden hane halkına kadar toplumun tüm kesimlerince hissedilmekte olduğu
bu dönemde Türk Lirasının diğer ülke para birimleri karşısında değer kaybetmesi
kaynaklı olarak ortaya çıkan maliyet avantajından kalıcı bir politika olmamak
koşuluyla bu süreçte istifade edilebilir.
Küresel ticaretteki yavaşlamayı
ve gümrük kapılarındaki gecikmeleri de dikkate alarak tarım (özellikle organik
tarım) ve tekstil sektörleri başta olmak üzere yerli üretimin teşvik
edilmesi önemlidir.
Çeşitli sektörlerde AB.nin önemli
tedarikçilerinden olan Çin, İtalya ve bazı uzak doğu ülkelerinin virüs
salgınından en çok etkilenen ülkeler olması nedeniyle özellikle girdi açısından
dışa bağımlı olmadığımız sektör ürünlerinde Avrupa pazarına adeta çıkartma
yapılmasının ilgili sektör başta olmak üzere tüm üretim sektörlerine katkısı olacaktır.
Sağlık açısından her türlü
koruyucu önlemin alınmasının ve bunun sertifikalandırılmasının yanı sıra bu
hususların özellikle bir propaganda aracı olarak kullanılması yoluyla
ticaretimize katkı sağlanmalıdır.
Brexit süreci sonunda AB.den
ayrılmış İngiltere ile imzalanan serbest ticaret anlaşmasının ötesinde
imtiyazlı ticaret anlaşmaları yapmak için tüm gayretler seferber edilmelidir - ki bu bağlamda gayretler olduğu görülmektedir.
Avro bölgesinde (Eurozone) yer
almaması nedeniyle nispeten kur avantajı sağlayan Polonya, Romanya ve
Bulgaristan ile ticaretimizi artıracak girişimlerde bulunulmalıdır. Son dönemde ortaya çıkan Rusya - Ukrayna krizi nedeniyle kesintiye uğrayan Kuzey Koridoru nedeniyle bu ülkelerdeki tedarik boşluğunu ülkemiz doldurabilir.
Türkiye’nin AB için ne kadar
önemli bir ticaret ortağı olduğu uzak ülke kaynaklı tedarik zincirlerinin
taşıdığı riskler bağlamında ele alınarak Türkiye’nin yetkin ve güvenli bir
tedarikçi olmasını ve konum yakınlığını vurgulayan kampanyalar başlatılmalıdır.
Lojistik
Ülkemizin coğrafi konumuna göre Avrupa’nın
en uzağındaki pazarımız olan BK’ı dikkate aldığımızda halen karayoluyla yapılan
transit taşımalarda yol süresinin komple araç yükü taşımalarda 7-8 gün parsiyel
taşımalarda ise 8-9 gün arasında olduğu görülmektedir. Üstelik Avrupa Birliği
hudutları içerisinde karbon salınımı ve taşıma modları arasındaki dengesizliğin
giderilmesi maksadıyla uygulanan çeşitli kısıtlamalar karayolu
taşımacılarımızın birçok zorlukla karşılaşmasına neden olmaktadır. Büyük hacimli
yüklerin taşınabildiği denizyolu taşımacılığında ise Marmara çıkışlı olarak İngiltere’ye
yapılan denizyolu seferlerinin 12- 13 gün sürmekte olduğunu ve bu hattın en az
5 limana uğrak yapmakta olduğunu biliyoruz. Oysaki hinterlantında önemli sanayi
ve tarım bölgelerinin bulunduğu İzmir-Aliağa bölgesi limanlarına hizmet verecek
şekilde kurulacak bir lojistik merkez, demiryolu ve karayolu ile topladığı
yükleri konsolide ederek taşımacılık süresini 10 güne kadar kısaltma imkânı bulunmaktadır.
Bu tercih aynı zamanda İstanbul
ve çevresindeki limanlardaki sıkışıklığı ve trafik başta olmak üzere bölgedeki
birçok sorunu ve yenileme yatırımına gereksinimi de azaltacaktır. Üstelik
sanayinin coğrafi yayılımına katkı sağlayacaktır. Ancak İzmir bölgesi
limanlarını geri alanda destekleyecek bu lojistik merkezin klasik aktarma
merkezi anlayışının dışına çıkılarak, içinde gümrüklü sahanın, açık ve kapalı
depolama tesislerinin ve taşıma modları arası aktarma ekipmanının yer alacağı şekilde
bütünsel bir planlamayla oluşturulması destekleyeceği limanların verimliliğini
ve yük akış hızını artırabilmek açısından önemlidir.
Taşımacılık firmalarımız pazara
yakınlık, kapıdan kapıya güvenilir hizmet, virüs önlemleri ve çevresel
hassasiyet bağlamında reklam ve tanıtım kampanyalarına başlamalı. Ancak bundan
da önemlisi bu konularda gerçekten ses getirecek gerçek girişimlerde
bulunmalıdırlar. Bu konuyla ilişkili olarak çevresel hassasiyetler ve virüs
bağlamında insan hareketlerinin ortaya çıkartacağı riskleri de dikkate alarak temel
yük birimi olarak konteynerlerin kullanıldığı inter-modal taşımacılığa özel bir
önem verilmelidir.
Küresel ve yerel ekonomik
çalkantı nedeniyle son bir yıl içinde %134 artış gösteren motorin fiyatlarının
tedarik zinciri içindeki stratejik bileşen olan taşımacılık sektörünün
özellikle Avrupa pazarında kapıdan kapıya taşıma avantajı sunan karayolu
taşımacılığını olumsuz etkilememesi için kısa vadeli bir çözüm olarak sınırlı
bir zaman dilimi içerisinde ÖTV desteği verilmesi de değerlendirilmelidir.
Çevre ülkelere ve özellikle
Avrupa’ya yapılan taşımalarda araç sürücülerine salt mevcut görevleri
bağlamında bakmayarak hepsinin hem lojistik hem de ürünlerini taşıdığı
firmaların birer temsilcisi olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Bu bağlamda müşteri
ilişkileri, iletişim, yabancı dil eğitimleri verilmeli ve her bir operasyon
öncesi düzenlenecek küçük seminerlerle temsil ettikleri firmalarla ilgili bilgi
aktarılmalıdır.
Lojistik denince akla ister istemez yollar, limanlar, lojistik merkezler ve benzeri altyapı yatırımları gelmektedir. Ülkemizdeki altyapı yatırımlarının hedef pazar ve ürünler gözetilerek stratejik bir planlamayla yapıldığı konusunda şüpheler bulunmaktadır. Yüksek oranda atıl kalan lojistik merkezler, geçilmeyen yollar ve kullanılmayan havalimanları yapmak yerine alt yapı yatırım kararlarını tıkanıklık olan ya da akışın hızlandırılması gereken noktaların dışına çıkılarak daha bütünsel bir bakış açısı ve yalın yönetim anlayışıyla almak daha uygun olacaktır.
Son olarak yaşadığımız çağın da gereği
olarak dijitalleşme ve otomasyonun lojistik hizmetler (planlama ve
operasyonlar) de dahil olmak üzere tüm tedarik zincirini güvenli, şeffaf ve eş
zamanlı olarak yönetebilecek şekilde sisteme uyarlanması olmazsa olmaz bir
zorunluluktur.
Sonuç
Onuncu ve Onbirinci Beş Yıllık Kalkınma Planları ile şekillenen ulusal ekonomik hedeflerin gecikerek de olsa gerçekleştirilebilmesi için uluslararası ticaretten daha çok pay alınması gerektiği reddedilemez bir gerçektir. Türkiye’nin jeostratejik konumunun da sağladığı imkânlardan faydalanarak bölgede önemli bir uluslararası ticaret ve lojistik üssü olabilmesi için küresel ticaret rotalarının akışını hızlandıracak lojistik altyapı tesislerine önem verilmesinin yanı sıra sadece diğer ülkelerin taşımacılığı yapmamak adına Avrupa ve çevre ülkeleri pazarımızın ihtiyaçlarına yönelik üretim gayretlerinin artırılması önem arz etmektedir.
Aydınlık ve güzel günler dileğiyle
Yorumlar
Yorum Gönder